Yükleniyor

Blog

Ben Askerdeyken… Ya da Kendine Yabancılaşan Kurum Askeriye

09.09.2017

Türkiye’de yirmili yaşlarını aşan hemen her erkeğin statüsü ne olursa olsun askerlik anıları vardır. Hatta bedelli askerlik yapanların bile askerlik şubesi anıları vardır. Genelde anlatıcının başarısı ve kahramanlığı ile sonuçlanan bu anılara ne kadar güvenilir bilinmez ama dinleyiciler üzerinde önemli etkilerinin olduğu muhakkak. Anlatılanlar ne olursa olsun aslında bu anılar uzun zamandan beri askeri kurumlara duyulan güvenin bir yansımasıdır da. Zira güvenilen kurumda bulunmuş olmak orada olumlu-olumsuz hatıralar yaşamak ve özellikle bir iş başarmış olmak adeta toplumsal bir terapi haline dönüşüyordu. Şimdi durum aynı mıdır bilmem ama ben de yaşım gereği bir kaç askerlik anımı paylaşmak itiyorum.

Akademik hayatım gereği değişik dönemlerde genellikle üst düzey askerler ile karşılaştım. Dinledim, konuşmalar yaptım, tartıştım. Hatta bir süre Genelkurmay Başkanlığına bağlı olan Askeri Tarih Komisyonu Genel Kurul Üyeliği de yaptım. Bu süreçte zaman zaman fikir ayrılıklarımız olsa da genellikle yetişmiş, vatanperver ve ne istediğini bile subaylar ile karşılaştım. Mesela Irak krizinin arefesinde şimdi isimlerini bile hatırlamadığım ve günümüzde olmayan Özel Harp Dairesi subayı bir gurup ile birlikte bir arada bulunmuştum. Sınırlı sayıda da olsalar Irak vizyonları ve o vizyonu besleyen bilgileri ile kendilerine hayran olmuştum. Onlar ile yaptığım tartışmalarda saha bilgisi ile birleştirdikleri teorik bilginin Türkiye adına umutlarımı yeşerttiğini ve beslediğini söylememek nankörlük olacaktır. Bu insanlara ne oldu, nereye gittiler de bir takım askeri müptezellerin elinde ülkemiz bunca felakete düçar oldu? Doğrusu bunun cevabı bende bulunmamaktadır. Ama daha eskilerden aklıma gelen bazı anılarımda aranan cevabın en azından bir parçasının olduğu kanaatindeyim. Bu anıların anlatılması bir taraftan tarihe tanıklık etmek adına şart iken diğer taraftan da zihinlerin bulanmasına vesile olmak gibi bir işlevlerinin bulunduğunun da farkındayım. Fakat içindeki hakikat kırıntıları gerçeklerin anlaşılmasına vesile olacaksa saklamanın da pek etik olmadığını düşünmekteyim.

1991 yılı Aralık ayında başlayan askerliğimi piyade yedek subay olarak tamamladım. Fazla anı üretmeyecek önemli bir yerde 12 ay süren vatan borcumu ifa ettim.

genelkurmay-baskanligi

Bulunduğum yerde çeşitli sınıflara mensup ve farklı rütbelerdeki subaylara güncel konularda eğitim veriliyordu. O dönemin en önemli konuları da henüz isimlendirilmeye başlanan PKK terörü, Türkiye’deki sol terör örgütleri yapılanmaları ve tabii ki irticaî faaliyetler idi. Dersler çeşitli kıtalardan gelmiş subaylar ve nadiren konu uzmanı bazı siviller tarafından verilirdi. İşte anımın biri bu dersler ile alakalıdır.

Türkiye’de sol örgütleri anlatan bir deniz subayı bir gün acil olarak beni odasına çağırdı. Yanına girdiğimde elinde anlatacağı dersin kaynağını bilmediğim notları vardı. Vazife ahlakı konusunda hiç kuşku duyulmayacak kadar şuurlu olan her subay gibi kan ter içinde derse hazırlanıyordu. Genç ve düşük rütbeli değildi. Subaylar arasındaki konumu ve bizim ile ilişkisi sosyal yönünün güçlü olduğunu gösteriyordu. Galiba bir asker ailesinden de geliyordu. Askeri kurallara uygun olarak odasına girdim. Lafı uzatmadan derhal bana “emperyalizm” ne demektir? diye sordu. Kendimi birden sınavda hissettim. Ne de olsa orada da üniversite hocası bir tarihçi olarak biliniyordum ve bu soruya en güzel cevabı vermeliydim. Teorik bir tanımla giriş yaptım. Yüzüme sert ama şaşkın bir ifade ile bakan amirim “buraları geç, bana hemen anlayacağım bir şey söyle” dediğinde, sınavda olmadığımı, çaresiz bir insanın sorusu ile karşı karşıya kaldığımı anladım. Arkasından tabii olarak “burjuva”, “sınıfsal toplum” vs. gibi o gün çokça kullanılan kavramları tek tek ders notlarından bakarak açıklama istedi.

İlk bakışta anormal değil, bilakis normal ve hatta vazifeşinas ve öğrenmeye açık bir subayın tavrı olarak değerlendirilebilir bu durum. Fakat o dersi vermekle yükümlü -acaba görevi bu mu olmalıydı?- ve özellikle ülkesini dış tehditlere karşı korumakla görevli bir subayın “emperyalizm nedir?” sorusu hiç de normal değildir. Eminim ki daha lise yıllarından itibaren askeri okullarda öğretilen bir kavram olmasına rağmen bir subayın zihninde yer etmemiş olması veya unutulması -az bir ihtimal de olsa duymamış olması- nasıl normal kabul edilebilir? İşte o dakikadan itibaren yapılanların göstermelik olduğunu ve Türkiye’nin özellikle terör belası karşısında çok zor durumda olduğunu idrak etmiştim fakat ne konumum ve ne de terbiyem sorulan soruların cevabını anlaşılır bir şekilde anlatmaktan öteye yorum yapmama imkan vermemişti.

Diğer bir anıya gelince… Askeriyenin bir çok karargahında erlere hizmet veren ve genellikle subayların girmeye çekindikleri camiler bulunmaktaydı. Ama benim bulunduğum yerde bu imkan yoktu. Buna rağmen Cuma günü bazı yedek subayların, astsubayların ve çok nadir de olsa binbaşı düzeyinde bazı subayların camiye gitmesi konusunda hiç bir sorun yoktu. Namaz saatlerinde karargahtan çıkılır ve başka bir birliğin içindeki camide Cuma namazı eda edilirdi. Fakat bizim karargahta namaz kılmak için kimsenin bilmemesi koşuluyla sadece kütüphaneci başçavuşun bildiği ve genellikle kalorifer dairesinde sivil görevlilerin kullandığı bir tahtadan başka bir imkan yoktu. Arzu eden sessizce oraya girer ve namazını gizlice eda ederdi. Bu girizgahın nedeni bu eksikliğe vurgu yapmak değildir. Tam aksine başka bir anı ile bunu birleştirerek irticanın nasıl algılandığını anlatmaktır.

O dönemin en hassas ve bulunduğum yerde en çok öğretilen konularından birisi de irtica ile mücadele etmek idi. Dolayısıyla irticanın indirgendiği alanı ve neden askeriyenin bugün bu duruma düştüğünü anlatmak bakımından bu anımın da anlamlı olacağını düşünüyorum.

Bir gün ofisimde çalışırken bir albay kapımda belirdi. Ayağa kalktım ve gereken tazimi gösterdim. Bir tuhaflık vardı. İçeri adımını atmadı emir de vermedi. Sadece alçak bir sesle “seninle bir konuyu konuşacağım” dedi. Buyurun komutanım konuşalım dediğimde amir ifade ile “olmaz akşam mesaiden sonra bekle sana uğrayacağım” diyerek oda kapısından ayrıldı. Kendimden emin olsam da orada her şeyin benim ile alakalı olabileceğini düşündürtecek pek çok şey vardı. Bir türlü saat 17.00’ye gelmek bilmiyordu. Benim ile “İrticai Faaliyetler” konusunda ders veren birinin konuşacağı ne olabilirdi? Derken 17.00 oldu. Servisler kapıya dayandı. Nöbetçiler hariç bütün subaylar karargahtan ayrıldığında Albayım koridorun başında belirdi. Zaten ben de onu kapıda hazır bekliyordum. Selam verdim ve talimatını beklemeye başladım. Ofisimden içeri girdi, kapıyı kapattı ve bana oturmamı işaret ederek kendisi de bir sandalyeye ilişti. Nerede ise bir gün boyu işkencesini çektiğim soruyu bir an duymak istiyordum, fakat zaman geçmek bilmiyordu. Belli ki o da nereden başlayacağına karar vermemiş ki, soruyu sormayı erteliyor veya bana öyle geliyordu. Nihayet;

– Yedeksubayım tefsire nereden başlanır? Sorusu dudaklarından döküldü. Donakalmıştım, beklemediğim bir yerden sormuş ve beni gafil avlamıştı. Ne kastediyordu acaba? Burada bu konuyu konuşmak ne anlama gelebilirdi, bir takım duyumlardan hareketle beni mi sınıyordu, yoksa gerçekten bir tefsir okuma merakı mı başlamıştı?

Bütün bu sorular kafamdan geçerken ben de cevabımı toparlamaya başladım. Bir çırpıda literatürümüzde Tefsir’in Kur’an’ın geniş bir açıklaması olduğunu ve bu konuda ciltler ile eserlerin bulunduğunu ve eğer okumaya başlamak istiyorsa Elmalılı Tefsirinden başlayabileceğini söylediğimde bunları daha önce duymamasına rağmen cevabımın tatmin edici olmadığını bakışlarından anladım. Zaten o sorusunu yineledi. “Ben bunları sormuyorum. Tefsire nereden başlanır, ilk başlayanlar için” dedi. Soruyu anlamadığımı özür dileyerek beyan ettim ve esasında bir başlama noktasının olmadığını, ama Kur’an’ın Fatiha süresi ile başlamasından ötürü buradan başlamanın uygun olacağını söylediğimde “tamam anlaşıyoruz şimdi” dercesine bana daha da yaklaştı ve alçak sesle. Ben de sure midir nedir? onu soruyorum dedi. Sesini daha da alçaltarak Ayat Suresi (Ayetülkürsi olduğu anlaşılacaktı) ile kimler başlar diye sordu. Artık meselenin benim ile ilgisi olmadığı açığa çıktığından daha rahat bir şekilde tefsir dersi vermeye kalktığımda yeniden beni durdurdu ve cebinden el ile yazılmış bir kağıt çıkararak daha çekingen ve endişeli bir ifade ile sırrını paylaşırcasına “bu nedir sence” diye önüme koydu.

Benim betimlemelerimin mizah olduğuna kanaat getirenler olacaktır elbette. Ama başta söylediğim gibi inanmayanlar her anıda mutlaka hakikat kırıntısının olabileceğini dikkate alarak meseleye yaklaşırlar ise bugün içinde bulunduğumuz durumu daha iyi analiz edebileceklerdir.

Hikayemiz şöyle tamamlanacaktı. Albayım üniversiteye hazırlanan kızının ders kitabı içinde Ayetülkürsi Tefsiri yazılı bana gösterdiği notu bulmuş ve dehşete kapılmıştı. İlerici, laik bir ordunun mensubu olan bir subayın kızının kitapları arasında bu notun bulunması kendisini dehşete sürükledi. Kızını sorguladığında, sınavlarda çok heyecanlandığını ve bir arkadaşının bunu yazarak kendisine verdiğini, sınav öncesinde okuyarak rahatladığını söylemesi tatmin edici olmamıştı. Aklına ve mantığına ters düşen bu tavrın ardında bir bit yeniği vardı. Kızı acaba elden mi çıkıyordu. Kendisi görevinden ötürü bir komplo ile mi karşı karşıyaydı. Kurmay olmasına rağmen generallik yolunun kapatılmasını isteyenler mi vardı? Bunları başkaları ile paylaşamıyordu. Ama bu sorularının elbette hiç birinin cevabı bende değildi. Sadece onu rahatlatacak cümleler etmekle yetinmiş biraz terapistliğe soyunmuştum. Saat 21.00 civarında ayrıldığımızda onun endişesi giderilmemiş ama en azından kızına bir savcı veya suçlayıcı hakim değil baba şefkatı ile yaklaşacağı kanaatim artmıştı.

Maalesef o tarihlerde irtica tehlikesinin indirgendiği seviyeye baktığımda gerçek irtica ile mücadelenin ne kadar zor olacağını anlamıştım. Zira Ayetülkürsi okuyan kızından şüphelenen bir baba soğuk kanlı bir şekilde ne kadar gerçek bir mütedeyyin ile sahte bir din tüccarını ayırabilecekti, onun verebileceği dersten kim istifade edebilecekti?

Anlattıklarımın kuşkusuz bana rastlayan iki kişiyi ilgilendirdiğini, genelleştirilemeyeceğini söyleyen itirazlarınızı duyar gibiyim. Bu konuda başka anılarım olsa da eminin ileride başkalarının da yapacakları yeni anlatımlar benim örneklerimi destekleyecektir. Kuşkunuza saygı duyarak şu soruyu sormak istiyorum: Acaba Türk Silahlı Kuvvetlerinin subaylarının yetişmişliği ve her şeyin en iyisini bildiklerini zannederek toplum olarak büyük bir hataya mı düştük?

Askeriyedeki FETÖ yapılanması ve 15 Temmuz hadisesini değerlendirirken bu anıların da dikkate alınması gerekmiyor mu? Şüphesiz buna geleceğin tarihçileri karar vereceklerdir. Ancak emperyalizmin toplumu, bireyi, emeği ve özellikle dini istismar edebileceğini 15 Temmuz darbe girişimi ile yakından müşahade ettiğimize göre bundan gereken dersin de derhal alınması gerekmektedir.

Yorum Yaz

Blog

Kategoriler